Sieckmann Kararı ve Koku Markalarının Tescil Edilebilirliği Üzerine Bir İnceleme
Sieckmann Kararı (C-273/00) Işığında AB Marka Hukuku ile SMK Sisteminin Karşılaştırılması
Marka hukuku, tarihsel gelişim süreci içerisinde teşebbüslerin mal ve hizmetlerini rakiplerinden ayırt etmeye yarayan işaretlerin korunmasını esas almıştır. Geleneksel olarak kelimeler, logolar veya şekiller üzerinden yürütülen bu koruma rejimi, modern pazarlamanın duyusal deneyimlere odaklanmasıyla birlikte koku gibi görsel olmayan işaretleri de bünyesine katma ihtiyacı duymuştur. Ancak bir işaretin marka olarak tescil edilebilmesi için sadece ayırt edici olması yeterli değildir; aynı zamanda marka sahibine sağlanan tekel hakkının kapsamının, kamu otoriteleri ve rakipler tarafından açık ve kesin bir şekilde anlaşılabilmesi zorunludur. İşte Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (ABAD) C-273/00 sayılı Sieckmann Kararı, marka sicilinin bu “bilgi verme” ve “şeffaflık” işlevini korumak adına koku markalarının tescili önünde aşılması güç bir standart belirlemiştir.
ABAD önündeki uyuşmazlığın temelini, Ralf Sieckmann isimli başvuru sahibinin “metil sinnamat” (C10H10O2) adlı saf kimyasal maddenin yaydığı kokuyu tescil ettirme çabası oluşturmaktadır. Sieckmann, bu kokuyu tescil ettirebilmek adına sicile kokunun kimyasal formülünü sunmuş, beraberinde “tarçın kokusunu andıran hafif meyvemsi ve balzamik koku” şeklinde bir sözel betimleme eklemiş ve ayrıca kokunun fiziksel bir numunesini bir kap içerisinde ilgili ofise teslim etmiştir. Mahkeme, bu somut olay üzerinden sadece koku markalarını değil, görsel olarak algılanamayan tüm işaretlerin tescil şartlarını yeniden kurgulamıştır. Divan’a göre, bir işaretin tescil edilebilmesi için o dönemki mevzuat uyarınca şart koşulan “grafiksel temsil” unsuru; yalnızca görsel bir yansımadan ibaret olmayıp, hukuki belirlilik ilkesine hizmet etmelidir. Bu bağlamda mahkeme, literatüre “Sieckmann Kriterleri” olarak geçen yedi aşamalı bir test geliştirmiştir. Bu kriterlere göre, sunulan temsilin açık, kesin, kendi başına yeterli, kolayca erişilebilir, anlaşılır, dayanıklı ve objektif olması şarttır.
Kararın vaka özeti ve hukuki gerekçesi incelendiğinde, Sieckmann’ın sunduğu yöntemlerin neden reddedildiği daha net anlaşılmaktadır. Divan, kimyasal formülün kokunun kendisini değil, o kokuyu yayan maddeyi temsil ettiğini, dolayısıyla formüle bakarak kokunun niteliğinin anlaşılmasının mümkün olmadığını belirtmiştir. Sözel betimlemeler açısından ise dilin doğasındaki subjektifliğe vurgu yapılmıştır; zira bir kişi için “meyvemsi” olan bir koku, bir başka bireyin koku hafızasında tamamen farklı bir çağrışım uyandırabilir. Bu durum, mahkemenin aradığı “objektiflik” ve “kesinlik” ilkelerini doğrudan ihlal etmektedir. Koku numunesinin sunulması ise kokunun uçucu niteliği ve zamanla kimyasal değişime uğrama riski nedeniyle “dayanıklılık” kriterine takılmıştır. Sonuç olarak mahkeme, ne bu yöntemlerin tek başına ne de hepsinin bir arada kullanılmasının, bir markadan beklenen “üçüncü kişiler için belirlilik” işlevini karşılamadığına hükmetmiştir.
Türk marka hukuku açısından durum değerlendirildiğinde, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun (SMK) 4. maddesiyle “grafik temsil” zorunluluğunun kaldırılmış olması ilk bakışta koku markalarının önünü açmış gibi görünse de, yasanın aradığı “sicilde yayımı sağlanan benzer biçimde ifade edilebilir olma” şartı aslında Sieckmann kriterlerinin bir yansımasıdır. Yerel mahkemeler ve TÜRKPATENT uygulamalarında, bir kokunun tescili için halen o işaretin sınırlarının açık ve kesin olarak çizilmesi beklenmektedir. Bu noktada kişisel görüşüm odur ki; teknoloji, kokuyu dijital bir koda veya evrensel bir haritaya dönüştürüp kalıcı hale getirene dek, koku markaları tescil edilse dahi ispat ve ihlal aşamalarında ciddi hukuki sakatlıklar barındıracaktır. Marka sahibine sağlanan koruma, ancak o korumanın konusu herkes için net olduğunda meşru kabul edilebilir. Sieckmann kararı, işte bu meşruiyeti korumak adına hukuk tarihindeki yerini almış, ticari yaratıcılık ile hukuki güvenlik arasındaki hassas dengeyi hukuki güvenlik lehine perçinlemiştir.
Sonuç olarak Sieckmann Kararı, marka hukukunu sadece ticari bir rekabet aracı olmaktan çıkarıp, mülkiyet sınırlarının kesinliği üzerine kurulu bir “kamu güveni” rejimine dönüştürmüştür. Mahkemenin vazettiği yedi kriter, aslında mülkiyetin sınırlarının görünmez alanlara yayılmasının yaratacağı kaosu engellemek adına örülmüş bir duvardır. Bir işaretin duyusal dünyadaki gücü ne kadar yüksek olursa olsun, hukuk düzeni o işareti rasyonel, somut ve her bakışta aynı sonucu veren bir forma sokamadığı sürece ona mutlak bir hak tanımaktan kaçınmaktadır. Bu yönüyle Sieckmann, sadece koku markalarının değil, teknolojik gelişmelere paralel olarak gelecekte karşımıza çıkacak olan tüm geleneksel olmayan işaretlerin tescilinde “hukuki güvenlik” ilkesinin ebedi muhafızı olmaya devam edecektir.





Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!